Eleştiri

Kazib Sanatçıya “Güzelleme”...

Post-modern çağ sanatının ayırıcı özelliği, yapıtı metalaştırması, asli mükellefiyetlerinden soyundurması, bir endüstri nesnesi haline dönüştürmesi ve pazarda, en alelade mamülden farksız bir anlayışla sürüme sunmasıydı. Kültürdeki endüstrileşmenin kaçınılmaz sonucu olan ve insanlığın düşünce tarihinde bir nevi fetret devri olarak anılacak bu dönem, doğası gereği imaj, imge, reklam, kandırma, aldatmacaya dayalı bir sanatsal ağ kurdu. Bu ağa hizmet edecek tatlısu eleştirmenlerini biztihi kendi elleriyle kuvözlerde yetiştirdi ve münasip pozisyonlara getirdi. Neo-liberal çağın sanatsal yansıması olan post-modern çağda sanat her türlü idealist, sosyal, beşeri, tözsel ereğinden koparılıp menfaat ve propagandanın temel ögesi haline getirildi. Bunların sonucunda herhangi bir “sanatsal yaratı”(!) husule geldiğinde ortalığı sahtekar goygoycuların kakafonik propagandalarından ve medyadaki atanmış kuvöz eleştirmenlerinin Bremen Mızıkacıları’nı andıran çığırtkanlıklarından ibaret bir tanıtım süreci kaplar oldu.

Devrim Düşünün Ozanı: Kemal Özer*

Etiketler:
Kapitalizmin gerçekleri, sosyalizmin göstergeleridir.**

Kemal Özer şiiri, güncelliğe fazlasıyla ağırlık verdiği için de eleştirilmiştir zaman zaman. Bu eleştirinin arkasında, “güncel” gelip geçicidir, dolayısıyla da şiirin (sanatın) “kalıcılığı” ile birlikte düşünülemez, sonuçta sanatın nihai amacı “kalmak”tır ve güncel olan bunun için temel koşulları sağlayamaz” anlayışı ve süregidenin, va rolanın değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği düşüncesi yatar. Burada tutuculaşmış sınıfın eğilimlerinin izleri vardır aslında.

Oysa gerçekçinin güncele yaklaşımı bu anlayışla biçimlenmez. Bu anlayış her şeyden önce “değiştirilemez” olanın, bu değiştirilmez gibi gözükenin değiştirilebilir olduğu savıyla biçimlenir. Güncel bir olgu, yaşanan ilişkilerin temel karakterini yansıtan ve sistem içinde sürekli üretilen başat insani sorunların bir yansıması olabilir ve çoğunlukla böyledir de. Aynı zamanda bu ilişki doğru bir perspektifle kurulduğu zaman gerçekçi sanatçının o güncel olguyu ortaya çıkaran tarihsel birikimi de görmesini sağlar. Böylece o, değiştirilemez gibi gözükenin tarihi boyunca nasıl değişimlerden geçerek bugüne geldiğini, bugün nasıl biçimlendiğini ve bunun sonucunda da nasıl değiştirilebileceğinin de verilerini elde eder. Gerçekçi sanatçı gerçeğe, değişimlerin gerçeğini anlayarak

Kemal Özer; Sahtenin Bolluğunda Gerçeğin Yüceliği

“Atımı/bir yerde durmamanın/ güzelliğine bağladım” diyor bir şiirinde Kemal Özer. Çok doğru bir yerde durarak böyle diyor.
Her şeyin sahtesinin arttığı bir zamandayız. Rakının sahtesi öldürücü. Şairin sahtesi de öldürücü. Ancak, bedeni değil ruhlarımızı öldürür sahte şiir. Sahici şairlerin değeri daha bir artıyor bu zamanda. Kemal Özer gibi şiir emekçileri ruhumuzu ve vicdanımızı temize çekiyor.

Kemal Özer bir şiir emekçisidir. On beş kitaplık bir şiir bütünü ile emekçi nitelemesininden fazlası gerekiyor onun için. Şiirin dışında, seçme, derleme, çeviri, çocuk, öykü, deneme, gezi, anı, günlük, söyleşi; ellinin üstünde yapıt. Bu önemli bir toplamdır. Kemal Özer aynı zamanda yazı emekçisidir. Bunca yapıt yaratmıştır ama hiç bir zaman çok-satar olmamıştır. Çok-satar olmamakla birlikte hep çok yazar olmuştur, olumlu anlamda. Çünkü yazı ile kurulmuş bir dünyanın ortasında, dünyanın yazı ile daha iyi olacağı düşüne sahiptir.. Yapıtları bu sahipliğin kanıtları, örnekleridir.

Görkemli Bir Yazara Görkemli Bir Biyografi

Şebnem Sunar ve Yeşim Tükel Kılıç tarafından Almanca aslından Türkçe’ye çevirilerek, Can Yayınları’nca basılan Stefan Zweig’in Balzac biyografisi pekçok yönden incelemeye değer, çok önemli bir eser. Konuya nereden başlanacağına karar vermek ise tam bir mesele. Çünkü nereden girseniz yüksek edebiyatın, başdöndüren, yüceler yücesi bir noktasında buluyorsunuz kendinizi.

Unutulmuş, ihmal edilmiş ya da daha doğru bir tabirle ifade edersek ülkemizde başarılı örneklerine nadiren rastlayabildiğimiz çok önemli bir edebiyat türü olan biyografinin dünyadaki en büyük ustası tartışmasız Stefan Zweig’dir. Zweig’in, edebiyatın tüm diğer alanlarında verdiği çok önemli eserleri bir yana, son yıllarda art arda Türkçelerini okuduğumuz Rotterdamlı Erasmus, Macellan, Amerigo gibi biyografileri bile sözcüğün tam manasıyla birer başyapıttı. Her biri muhteşemdi. Bu değerli edebiyatçıdan, bir başka büyük edebiyatçı olan ve 19. Yüzyıl Fransız ve hatta dünya edebiyatının zirvesini teşkil eden Balzac’ın biyografisini okumak ise gerçek bir zevk. Gerçek bir edebiyat şöleni. Bu şöleni kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Ütopya

Ütopya:

“... Gönül rahatlığıyla itiraf etmeliyim ki, Utopia devletinde var olan birçok özelliği kendi toplumlarımızda da görebilmeyi; umut etmekten çok dilerim.”

Londra vatandaşı ve yargıcı, çok seçkin ve çok aydın bir insan olan Sayın Thomas More’un aktardığı, Raphael Hythlodaeus’un Utopia adasının şimdiye değin pek az kişinin bildiği yasaları ve kurumlarına ilişkin öğle sonrası sohbeti bu şekilde sona erer.”

Kimdir Thomas More? Nedir bu Utopia denen şey? Kültür tarihinde neden bu kadar çok önemsenmiştir?! Neden binbir farklı versiyonu ortalığı kaplamıştır sonraki yüzyıllarda? Neden dünya durdukça insanlara ilham kaynaklığı etmektedir?

Bunlara girmeden önce kitabın arka kapağından alıntılarla Utopia sözcüğünün anlamını açıklayalım: Utopia yani Türkçe söyleyecek olursak Ütopya Yunanca utopeia; ou (yok, değil) ve topos (yer) sözcüklerinden oluşur ve “yok-yer,” “yok-ülke” anlamına gelir. İlk defa Thomas More’un Utopia adlı eseri ile ifade bulan birleşik sözcük daha sonra ideal tasarımları betimlemek için kullanılan tek bir sözcük ve tek bir imge ve hatta bir kavram olarak insanların hafızasında yer etmiştir.

Çizgi ile Öykülemenin Endüstri Haline Dönüştüğü Bir Fenomen: Japon Mangaları

“Ölümsüz ergen vampirler, Solaris stili atmosferik bilimkurgular, milyoner bir kadınsı süper hırsızın karşılıksız aşkı, New York polisinin sert muamelesi, AIDS hakkında duygusallıktan uzak yarı belgesel dramlar, James Bond tipli eşcinsel bir fedai hakkında çılgın bir taşlama, Japon tarihinin titizlikle araştırılmış revizyonist yorumlarına eklenen gizli aşk maceraları, eşcinsel erkeklerin aşk maceralarının heyecanlı bir uyuşturucu savaşı hikayesi ile birleştirilmesi...” (Manga: Japon Çizgi Romanının Tarihi Sf. 80. Pf.2)

“Hımms; Japon Mangası da bu tür konuları işliyormuş demek ki!” demeyiniz lütfen. Çünkü öyle değil. Sadece kadınlara yönelik mangaların gelişme aşamalarından birinde ele alınan konulara dair bir küçük demet yukarıda saydıklarımız. Buradan hareketle Japon mangalarının nasıl bir konu ve anlatım varsıllığına sahip olduğuna dair küçük bir fikir sahibi olmak mümkün. Fakat küçük fikir sahibi olmak yetmez, ben bu fenomen kültürel öge hakkında ayrıntlı bilgi sahibi olmak istiyorum derseniz çok şanslısınız. Çünkü Plan B Yayınları’ndan “Manga: Japon Çizgi Romanının Tarihi” adlı Paul Gravett imzalı mükemmel bir inceleme kitabı çıktı.

Sözkonusu kitabı sadece çizgi roman, animsayon, altkültürler ve marjinal sanatla ilgilenen kişilere değil yazınsallık, çizgisellik ve sanatsallıkla uzaktan yakından ilgili herkese önemle tavsiye ederim. Son derecede başarılı bir edebiyat-sanat sosyolojisi kitabını özgün format ve sunumlar içinde edinmek ve bu konuda bir arşiv kitabına sahip olmak hiç de azımsanacak bir hoşluk değil.

Kâbesi İnsan, Bitlisli Saroyan!

William Saroyan, 1940

 

"Van Gölü'ne
Yanıyor gözleri babamın, bakışı buğulu;
Geride kalıyor Van gölü, ey keder küpü iç deniz,
Babadan oğula yüreğimiz, dualarımız seninle şimdi.
Sert, hoyrat bir vedayla koparıldığı vatanın
Kıyısından, batıya doğru yüzünü çevrildiğinde babamın
Duyduğu dehşet, huşu benim içimde yaşıyor simdi.
Bizi rahat bırakmayan acıların simgesi,
Doldukça dolan keder küpü, ey Van gölü.

 

Toprağından dönmemecesine ayrıldı babam
Efsanelerin beslediği o gökyüzünden uzak
Ölüp gitti ama ardında beni, küçük hayaletini
Bıraktı yas tutsun diye; soğuk, sislere gömülü,
Yağmurların yıkadığı o gölün, tüm ölümlü acıların,
Toplandığı o havuzun kıyısında ağıdını yakıp ağlasın diye."
San Fransisko, Kaliforniya, 7 Nisan.1933 William Saroyan (1)

1970'li yılların başı! Diyarbakır'da liseyi yeni bitirmişim. Üniversiteye girebilmek için o yıllarda sadece Ankara ve İstanbul'da olan üniversiteye hazırlık kurslarından İstanbul Kabataş set üstünde olan Gökşen Dershanesine devam ediyorum. Liseden donanımlı bir edebiyat okuru olarak üniversiteye hazırlanıyorum. Her aybaşı evden para geldiğinde soluğu Cağaloğlu Yokuşu'nda alıyorum. O yıllarda Varlık Yayınlarının Cağaloğlu Yokuşunda bir yeri vardı. İç içe geçen iki odadan oluşan, teşhirden çok, kitapların görünür bir karışıklık içinde daha çok üst üste istiflenmiş konumda bir hâli vardı. Temiz kitaplara daha az indirim yapıyorlardı. Bir de dipteki odada muhtemelen ambalajlamadan kaynaklı eziklikleri olan kitaplar vardı. Onlar ise yarı fiyatına satılıyordu. Zaten arkalarında 1, 2 ya da 4 lira yazan Varlık Yayınlarının küçük boy cep türü kitapları bir de yarı fiyat olunca her defasında beşer onar alıyordum.

Sürgün İçin Zamanın Değeri

 

"Mutluluğu, ardında bırakıp gidenlerin,
hüzün yaşattıklarına ya da,
yaşatamadıklarına adanan kitap!"

 

Bu yazıyı iki nedenle yazma ihtiyacı bende yer etti ve tetikledi...

Birincisi; sürgünlük üzerine yapılan bir edebi çalışma üzerine daha önce yaptığım gibi bu kez de birkaç kelam etme fırsatımın doğması üzerineydi.

İkincisi de; Kürtçe edebiyat örneklerinin Türkçe çevirileri konusunda, Türk (Yoksa Türkiye mi demeliydim!) Yayınevlerinin nedense! "tanınmış" olmak, belki de ısrarla "popülarite" aramalarının garip tezahürü.

Hatta belki de Kürt Meselesinin resmi olarak çözümü konusunda mesafe kat edilmesini beklemelerinin garip ve görünür hâli!

Belki ikincisinden başlamak birinciye yol açıcılık anlamında etkili olabilir, ne dersiniz?

Osmanlı’da İnhitatın Miladı

Kültürümüzün klasik metinlerinden Koçi Bey Risaleleri, Zuhuri Danışman'ın 1972 tarihli çalışması esas alınarak yeniden basıldı. Kitap, yeniden yayına hazırlanırken basma ve yazmadan tamamlamalar yapıldı ve bir editörlük faaliyetinin fersah fersah ötesine taşan mükemmel bir aktarıcılık örneği gösteren Seda Çakmakoğlu tarafından kültürümüze yeniden kazandırıldı. Değerli editörü Koçi Bey Risaleleri'ni yeniden hazırlarken gösterdiği editorial başarı, incelikler ve feraset için kutlamak gerekir. Kusursuz, düzeltisiz bir metin, her türden bizim gibi Osmanlıca cühelasına yardım eden bir dipnotçuluk servisi, eserde adı geçen tarihi şahsiyetlerin metin için neden önemli olduğunu kavramamıza yarayacak sayısız "mufassal kıssa", bize arkaik dilimizi yeniden öğreten etkileyici bir sözlükçe, kaynakça, Eski Türkçe(Osmanlıca) tıpkıbasımlar ve dizin...

İçindekini Öldür: Yoksun

Cuma Boynukara, Diyarbakır'dan çıkan bir sanat insanı olarak evrenselin perspektifinden yerele mercek tutarak kendi içimize dönüşün hesaplaşmasını / yüzleşmesini, Yoksun'u tiyatro dünyasına kazandırarak iyi yapmış.


Tiyatro oyunlarını sahnede izlemek, hele oyun, izleyeni sarıyorsa mükemmeldir. Aynı duygu tiyatro oyununun metnini okumak için benim cephemden çok da geçerli değil.

Bunun ayrımına yıllar evvel varmıştım. Yine bir Cuma Boynukara oyunuydu, "Muhtaro"yu okumuştum. Sonra, yıllar sonra Dario Fo'nun "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"nü de okumuştum. Epey bir zaman aralığından sonra yakın günlerde Mitos Boyut da çıkan Boynukara'nın "Yoksun"* oyununu okudum. İtiraf edeyim ki oyun metinlerini okumaya önyargılı olmama rağmen "bir solukta okundu" demek abartı olmaz. Belki de kitap bana ulaşmadan Yoksun hakkında basında okuduğum kimi olumlu yazılar da tetikleyici oldu. İyi ki de oldu...

Yoksun, açlıktan ölmek üzere olan Sudanlı bir kız çocuğu ve tepesinde çocuğun ölmesini bekleyen akbabayı aynı karede yakalayan fotoğrafı çeken ve ardından Pulitzer Ödülü de kazanan Kevin Carter'in hikâyesini anlatıyor. Basının da bilgisinde olan malum fotoğraf yıllar sonra Afrika'nın kanayan yarasının, acısının, ıstırabının simge fotoğrafı olmuş.

Sadece fotoğrafı çekip "yardım görevlisi olmadığını, işini yaptığını" söyleyerek savunusunu bu kurgu üzerine kuran Kevin Carter'in trajedisinin başlangıcının fotoğrafına dönüşen hikâyesi değil, benzer bütün yaşanmışlıklara da örnek oluşturacak bir fotoğraf okumanın da metni olmuş, Yoksun!

İçeriği paylaş